Sal25112014

Son Guncelleme09:55:37 PM

Yanlış yaşam, doğru yaşanmaz | Minima Moralia - Theodor W. Adorno

Bir söz söyledim ve sen öldün.
Sustum ve sen öldün.
Bir şey yaptım ve sen öldün.
Hiçbir şey yapmadım sen yine öldün.

Seyrettim ve sen öldün.
Düşündüm ve sen öldün.
İsyan ettim ve sen öldün.

Sen ölmeden,
sen ölürken
ve sen öldükten sonra.
Sordum, neden?
Bu akılsızlığın hiç bir akıllı yanıtı yok.
Çünkü gerçek herkesten önce öldü.
Bundan ki ölüm nedeninin hiçbir önemi yok.

Öldüğün için;
“Sen haklıydın ben haksız.”
Dedim ve ben öldüm.
Şimdi ben de haklıyım.
Artık eşitiz,
artık kardeşiz
ve artık özgürüz.

Peki mutlu muyuz?
Mutluysak neden hala ölüyoruz?
Mutlu değilsek neden hala  savaşıyoruz?
Ortak akıl asgari deliliğimizin ortak paydasında buluşmak.
Gerçeğin/doğrunun olmadığı bir kaosta,
deliliğin de aklın da hiçbir anlamı yoktur.

Theodor W. Adorno

***

Allah sizden razı olsun Doktor Bey. Zararsız hiçbir şey kalmadı. Küçük zevkler, düşünme yükümlülüğünden vareste tutulduğunu sandığımız bütün o yaşam belirtileri, artık yalnız dikkafalı bir bönlüğü, inatçı bir körlüğü yansıtmakla kalmıyor, kendi karşıtlarına da hizmet ediyorlar.

Çiçeklerin üzerine düşen şiddet gölgesi görülmediği anda bahar dalı bile yalana dönüşür; “ne kadar hoş!” gibi masum bir ünlem bile mide bulandıracak kadar nahoş bir varoluşun mazereti olur.

Artık güzellik ve avunu yoktur – korkunç olanı gören, ona dayanabilen ve olumsuzluğun avunusuz bilinci içinde yine de daha iyi bir dünya olasılığına bağlı kalan bakıştan başka. Bütün doğal, kendiliğinden davranışlardan, her türlü tezcanlılıktan kuşkulanmak gerekir,çünkü varolanın daha üstün gücü karşısında fazlaca bükülgen bir tavır anlamına gelir bu.

Eskiden yalnız kadeh tokuşturma sahnelerinde kendini gösteren rahatlık ve serbestliğin dipte yatan o kötücül anlamı, daha dostane duygulara da bulaşmıştır artık. Trendeki rastlansal söyleşide, varacağı anlamın cinayet olduğunu bildiğimiz halde tartışmadan kaçınmak için onayladığımız birkaç söz bile çoktan ihanetin içine çekmiştir bizi: Hiçbir düşünce iletişimin dışında duramaz, onu yanlış yerde, yanlış bir uzlaşma içinde dile getirmek, doğruluğunu da yok etmek olur.

Gittiğim her film, bütün direncime karşın, biraz daha aptallaştırıyor beni, biraz daha kötüleştiriyor. Kolay kaynaşma yeteneği de, bu soğuk dünyada hâlâ birbirimizle konuşabileceğimiz yanılsamasını beslemekle adaletsizliğin suçortağı oluyor, öylesine söylenip geçilmiş tatlı sözler ve gelişigüzel cevaplar, cevap verenle birlikte soruyu soranı da alçaltarak suskunluğun sürmesine hizmet ediyor. Tatlı sözlülüğün ve sokulganlığın içinde gizil bir boyut olarak hep varolan o habis ilke, asıl vahşetini eşitlikçi ilkede açığa vurur.

Alçakgönüllülük ve tenezzül birdir. Ezilenlerin zaaflarına ayak uydururken, aslında bu zaaflarda iktidarın önkoşulunu onaylamış ve egemenliğin uygulanabilmesi için zorunlu olan kabalığı, duyarsızlığı ve şiddeti kendimizde de geliştirmiş oluruz. Eğer bugün tenezzül jesti bir yana bırakılmışsa ve ortada görünen sadece uyum ve kaynaşmaysa, bunun bir tek nedeni vardır: İktidarın bu kusursuz gizlenişi, yadsıdığı sınıf ilişkisinin daha da amansızca sürmesine hizmet ediyordur.

Aydın için, biraz olsun dayanışma gösterebilmenin tek yolu katı bir yalnızlıktır şimdi. Her türlü işbirliği, toplumsal katılma ve kaynaşmanın bütün insanca değeri, insanlık dışı koşulların sessizce onaylanmasını örten bir maskedir yalnızca, insanların çektikleri acılardır asil paylaşılması gereken: Onların haz ve eğlencelerine doğru atılmış en küçük adım, acılarının daha da şiddetlenmesine yol açacaktır.

Antitez

İnsanlara mesafeli davranan kişiyi bekleyen bir tehlike vardır: Kendisinin başkalarından daha iyi olduğunu sanmak ve topluma yönelttiği eleştiriyi de kendi özel çıkarını gizleyen bir ideoloji olarak istismar etmek. Kendi yaşamını doğru bir varoluşun çelimsiz ve kırılgan imgesine uygun olarak kurmaya çabalarken, imgenin hem kırılganlığını hem de hiçbir zaman gerçek yaşamın yerini tutamayacağını aklından çıkarmaması gerekir. Ama içindeki burjuvanın ağırlığı, böyle bir bilince bağlı kalmasını zorlaştırır.

Mesafeli gözlemci de aktif katılımcı kadar içindedir dünyanın; ilkinin tek avantajı, bunu bilmesinden ve bir de her çeşit bilginin verebileceği o çok küçük, çok sınırlı özgürlükten ibarettir, iş dünyasından uzaklığı da ancak yine o dünyanın sunduğu bir lükstür. Çekilme ve uzaklaşma jestinin tam da yadsıdığı dünyanın bazı özelliklerini taşımasının nedeni de budur.

Kendisinde de burjuvanınkinden ayırdedilemeyecek bir soğukluk geliştirmek zorunda kalır. Monadolojik ilke, protesto ederken bile egemen evrenseli içinde taşımaktadır. Proust, fotoğraflarda, bir dükün büyükbabasıyla orta sınıftan bir Yahudininkinin, aralarındaki toplumsal statü farklarını unutturacak kadar birbirini andırdığını söylemişti; bu gözlem aslında çok daha geniş bir alanda da geçerlidir: Bir çağın birliği, bireysel varoluşun mutluluğunu, hatta manevi tözünü oluşturan bütün ayrımları nesnel olarak siler, ortadan kaldırır. Eğitimin gerilemesinden söz ediyoruz, oysa Grimm’inkiyle ya da Bachofen’inkiyle karşılaştırıldığında, kendi düzyazımıza da kültür endüstrisininkini çok andıran bazı söyleyiş özelliklerinin bizden habersiz sızmış olduğunu görebiliriz. Latince ve Yunanca’ya da Wolf ya da Kirchoff kadar hâkim değilizdir artık.

Uygarlığın yeniden cehalete dönüştüğünü belirtiriz, ama kendimiz de mektup yazma sanatını unutur, Jean Paul’dan bir metni, yazarın kendi döneminde okunmuş olabileceği gibi okuma yeteneğini yitiririz. Yaşamın kabalaşmasına, hunharlaşasına bakarak ürpeririz, ama nesnel olarak bağlayıcı bir ahlaktan yoksun olduğumuz için de, her adımda, insani ölçüler açısından barbarca olan, hatta iyi ailelerin o çok şüpheli değerleri açısından bile düşüncesizlik sayılması gereken eylemlerin, konuşmaların ve hesapların içinde buluruz kendimizi.

Liberalizmin çözülüşüyle birlikte, burjuvazinin asıl ilkesi olan rekabet de, aşılmak şöyle dursun, toplumsal sürecin nesnelliğinden taşarak, bu sürecin çarpışan ve itişen atomlarının bileşimine ve böylece de bir bakıma onun antropolojisine sızmıştır. Yaşamın üretim sürecine bağımlı kılınması, bizim kendi üstün irade ve seçişimizin sonucu sanmaya pek yatkın olduğumuz o yalnızlık ve yalıtılmışlığın bir benzerini zaten herkese bir aşağılanma olarak tattırmaktadır. Kendi tikel çıkarları söz konusu olunca her bireyin kendini bütün ötekilerden daha iyi sayması da, başkalarına bütün müşterilerin toplamı olarak kendinden daha çok değer vermesi kadar eski bir bileşenidir burjuva ideolojisinin.

Eski burjuva sınıfının iflasından beri bu iki düşünce de, hem burjuvazinin son düşmanları hem de son burjuvalar olan aydınların zihninde bir tür ikinci yaşam sürdürmüştür. Aydınlar, varoluşun çıplak yeniden-üretimi karşısında hâlâ düşünmeye yeltenmekle, ayrıcalıklı bir grup olarak davranırlar; ama işi orada bırakmakla da bu ayrıcalığın boşluğunu ilan etmiş olurlar, özel varoluş, insana yaraşır bir varoluşa benzemeye çalışmakla ona ihanet eder, çünkü bu tür benzeyişler ancak genelin dışına çıkarak gerçekleşir ve üstelik genelin kendisi de bağımsız düşünceye her zamankinden fazla muhtaçtır. Kurtulmak imkânsızdır bu çelişkiden.

Tek sorumlu davranış biçimi şu olabilir: Kendi bireysel varoluşumuzu bir ideolojiye dönüştürmekten kaçınmak ve özel yaşamımızı da en alçakgönüllü, en iddiasız ve en gürültüsüz biçimde sürdürmek  ama  iyi yetişmiş olmanın bir gereği olarak değil, bu cehennemde hâlâ soluyabilecek havayı bulabiliyor olmanın utancından ötürü.

***

Resimsiz resim kitabı

Aydınlanmanın nesnel eğilimi, imgelerin insanlar üzerindeki egemenliğine son vermekti; ama bu nesnel eğilim öznel karşılığını bulamadı: Aydınlanmış düşünce imgelerden kurtulma yönünde ilerlemiyordu. İmgelere saldırı, metafizik İdea’dan sonra, bir zamanlar rasyonel sayılan ve düşüncenin gerçek bir çabayla ulaştığı kavramları da karşı durulmaz bir zorunlulukla tasfiye etmekle birlikte, Aydınlanma tarafından ortaya salınan ve düşünmeye karşı bağışıklık kazanan düşüncenin kendisi şimdi ikincil bir figüratiflik ediniyor ama imgelerden veya kendiliğindenlikten yoksun bir figüratiflik. İnsanların birbirleriyle ve eşyayla ilişkilerinin artık iyiden iyiye soyutlaştığı bir ortamda, soyutlama yeteneği silinip gidiyor. Şema ve sınıflandırmaların kapsadıkları verilere yabancılaşması ve işlenen malzemenin bireysel deneyime sığdırılamayan akılalmaz hacmi, bilginin aşılmış sanılan duyusal göstergelere sürekli geri-çevirisini zorunlu kılıyor. İstatistikleri baştan sona kaplayan o hiyeroglif benzeri küçük insan veya ev şekilleri, sadece sunumu kolaylaştıran rastlansal yardımcı öğeler olarak görünebilir her tekil durumda. Ama sayısız reklamı, gazete şablonunu ve oyuncak figürünü o kadar andırıyor olmaları rastlantı değildir. Temsil, bunlarda, temsil edilene üstün geliyordur.

Gözü dolduran, basitleştirici ve dolayısıyla sahte kavranabilirlikleri, düşünsel süreçlerin kendi anlaşılmazlıklarını desteklemektedir; şekillerin sahteliği de –düşüncesiz ve kör kapsayıcılıkları– bu anlaşılmazlıktan ayrı tutulamaz. Her yerde her zaman varolan imgeler aslında imge değildir; çünkü genel, ortalama ve standart modeli benzersiz ya da özel bir şey gibi sunmakta ve böylece onu alaya almaktadır. Tikelin tasfiyesinin kendisi de sinsi bir hileyle tikel bir şeye dönüştürülüyordur. Tikellik isteği henüz gereksinim aşamasındayken tortulanmaya uğramıştır ve şimdi kitle kültürü tarafından çizgi-bant modeline uygun olarak her yerde yeniden üretilmektedir. İlüstrasyonlar almaktadır eskiden adına tin denilen şeyin yerini. Sorun, insanların kendilerine kısaltılmış biçimde gösterilmeyen ve zihinlerine kazınmayan şeyleri hayal edememelerinden ibaret değildir. Eskiden zihnin özgürlüğünün olgulara çarpma ve onları infilak ettirme yolu olan nükte bile ilüstrasyonların bir parçasıdır şimdi. Dergileri dolduran resimli nüktelerin çoğu amaçsız ve anlamsızdır.

Gözü değinilen durumla yarışmaya davet etmekten başka işlevleri yoktur. Bu türün sayısız ömeğiyle karşılaşmış olan kişinin, “olup biteni”, durumun kendi içindeki anlamlılık anlarının açılımından daha büyük bir hızla kavraması beklenmektedir. Böyle resimlerle sahneye konulan ve sonra da dersini iyi öğrenmiş izleyici tarafından durumun bir anda tartılması ve eşyanın içsiz egemenliğine dirençsizce boyun eğilmesiyle yeniden sahnelenen şey, her türlü anlamın gereksiz yük olarak bir yana atılmasıdır. Zamanımızın nüktesi, amaçlılığın intiharıdır. Bunu en gevrek anlatabilen kişi, kendi gaddarlık hesapları da hayli kabarık olan bir kahkahacılar kolektifine kabul edilmekle ödüllendirilir. Böyle nükteleri düşünerek anlamaya çabalayan kişiyse, olayların dörtnala temposunun gerisine düşer çaresizce: En basit karikatürde bile tıpkı çizgi filmlerin sonu gibi çılgın bir hızla olup bitiyordur her şey. Gerileyici ilerleme karşısında akıllılık da aptallığa dönüşür. Düşünceye kalan tek kavrayış, kavranmaz olan karşısında duyulan dehşettir. Bir diş macunu güzelinin gülümseyen afişiyle karşılaşan düşünceli kişi, kızın parlayan dişlerinde nasıl işkencenin sırıtışını görüyorsa, her nüktede, hatta her resimli sunumda da öznenin ölüm fermanını okuyacaktır – öznel aklın evrensel zaferiyle kesinleşen bir ferman.

(s. 145-146)